iyileştim ben, turp gibiyim. kulağım açık, boğazım iyi. yine de cep telefonunda uzun süre konuşunca kulağım tıkanır gibi oluyo. öyle bi tiksinti halindeyim bu ara.
cep telefonundan geçtim, birinci kat yüksekliğinde ışıldak gibi onar onbeşer baz istasyonu olmasından nefret ediyorum. boğaziçi girişine açılan yeni kafe, mesela. mekana gayet özenmişler, ferah ve eminim deniz görüyodur. bayıla bayıla bekliyodum açılmasını. ama: balkonuna baz istasyonu dizmiş resmen. bütün bina kaplı. öropa görmüş ukalalığıma verin, ben hiçbir şehirde böyle bi şi görmedim. baktım da üstelik, yine göremedim. bizim kadar da iletişiyolar. demek ki şart değil. bodrum türk telekomu görseniz, tek katlı bina deniz feneri gibi haşmetli hale gelmiş o baz istasyonları sayesinde. ankara keza ayrı bi cennet. burada köprülü kavşak civarı bi baz istasyonu heykeli var, roma sütunu gibi.
binanızı baz istasyonuna kiralayıp para kazanabilir olmanız, kafanıza göre hareket etme özgürlüğü vermemeli. bi düzenlemesi, yönetmeliği illa ki vardır. etkisi yatayda binde bire, dikeyde onbinde bire mi düşüyodu neydi, bi şeydi, haliyle yerden yükseklik önemli bi kıstas. bilmemkaç km alana hizmet veren onlarca ışıldak gerekmiyor. birinci kat ya. arabanızın üstüne bağlayın bence. trafikte fark yaratırsınız.
bir de dün nihayet: brazzaville. babylon için fazla sakin kaçtı sanki. ayrıca ugly babylon'u söylemedi, klişeler olmasın mıdır nedir bilemiyorum. olsun ama, o cep udu kıvamı küçük alet (adını bilenler gülebilir) gayet renk kattı.
perşembe zaten güzel bi gün. istenirse hafta içine sıkışmış haftasonu hissi verebiliyor.
----
doğumgünü hediyesini erken alınca sürpriz oluyo hakikaten. kadar güzel, o kadar zarif ki, lay lay lom bir sevinç bulutu. odamda yeri de hazır. öyle sırıta sırıta sevindim ki dün, rüyama girdi sonra. yarın törenlerle evime götürüp yerleştiricem nazenini. her türlü töreni hakediyo çünkü.
belki fotoğrafını da gösteririm; ama kokuları alamayacaksınız.
ve en fenası, tarçınlı türk kahvemden size burdan ikram etmem mümkün değil.
06 Kasım 2009 Cuma
05 Kasım 2009 Perşembe
kadir kıymet bilmeyip emeğin üstüne yatmak
sinirlenmiyorum çünkü şaşırmıyorum.
şu habere bakınız, elif bebekleri için türkiyenin geleneksel giysi haritası çıkarılmış.
ilk bebeğimiz: elif için.
Türkiye'yi simgeleyecek dekoratif bir bebeğin üretilmesi konusunda alt yapıyı oluşturmak amacıyla Geleneksel Folklorik Kitre Bebek Yarışmaları düzenlendiğini ifade eden Çubukçu, bu kapsamda Türkiye'nin en ücra yörelerine kadar giyim ve süslenme geleneklerinin araştırılarak, Türkiye'nin giysi tarihinin de ortaya çıkarıldığını dile getirdi.
yok hayır, bu da emektir, saygım sonsuz. benim takıldığım son kısım:
Türkiye'nin en ücra yörelerine kadar giyim ve süslenme geleneklerinin araştırılarak, Türkiye'nin giysi tarihinin de ortaya çıkarıldığını dile getirdi.
hmmm..
bunu yapan başka biri vardı: sabiha tansuğ. bu yerel kostüm-kıyafet işine ilk saran, 50 yıl harcayan kadın. kıymetini bilip paraya basanlar oldu da bir müze vermediler, kolleksiyonunun çoğu çalındı. ödüllendi, arada bi aferinlendi ama hayatının emeğine gösterilen saygının samimyetsizliğini görebilecek bir kadındı sabiha hanım.
işte bu yüzden, sırf bu yüzden işte, ben o elif bebeğe bi soğuk, bi uzağım. sevemeyeceğim, biliyorum. oysa hollandada okulumdaki vitrinde onca ülkeye rağmen türkiye'den bebek yoktu, aramıştım ama bulamamıştım, çirkindi hepsi. sevebilirdim yani. vitrine gönderirdim. neyse işte.
olmayacak maalesef. bu elif projesine girip emek harcayanlarla arama sabiha tansuğ'a saygı meselesini sokmayacaktı nimet hanım. insan bari, azıcık tanır o emeği, adını anar, bi selam yollar. yok hayır. hani dersin ki, "sabiha hanıma özür borcumuzu böyle ödemiş olalım". mesela. nerde, rüyamda... sabiha hanım hiç olmamış gibi. Geleneksel Folklorik Kitre Bebek Yarışmaları denen nane de olmasa bu işe dönüp bakan yokmuş gibi. "iyi ki bakanlık var, yaşasın" diyecekmişiz gibi. nimet hanım, 1 yıl içinde sabiha hanım olabilirmiş gibi. oldurulmuşluklar, içten bir tutkuyla, kuyu kazarcasına yapılan ince işin yerini tutabilirmiş gibi.
böyle bir şeye kalkışıp sabiha tansuğ'un adını anmamak, bi de üstüne alkış ummak sadece çok ayıp.
şu habere bakınız, elif bebekleri için türkiyenin geleneksel giysi haritası çıkarılmış.
ilk bebeğimiz: elif için.
Türkiye'yi simgeleyecek dekoratif bir bebeğin üretilmesi konusunda alt yapıyı oluşturmak amacıyla Geleneksel Folklorik Kitre Bebek Yarışmaları düzenlendiğini ifade eden Çubukçu, bu kapsamda Türkiye'nin en ücra yörelerine kadar giyim ve süslenme geleneklerinin araştırılarak, Türkiye'nin giysi tarihinin de ortaya çıkarıldığını dile getirdi.
yok hayır, bu da emektir, saygım sonsuz. benim takıldığım son kısım:
Türkiye'nin en ücra yörelerine kadar giyim ve süslenme geleneklerinin araştırılarak, Türkiye'nin giysi tarihinin de ortaya çıkarıldığını dile getirdi.
hmmm..
bunu yapan başka biri vardı: sabiha tansuğ. bu yerel kostüm-kıyafet işine ilk saran, 50 yıl harcayan kadın. kıymetini bilip paraya basanlar oldu da bir müze vermediler, kolleksiyonunun çoğu çalındı. ödüllendi, arada bi aferinlendi ama hayatının emeğine gösterilen saygının samimyetsizliğini görebilecek bir kadındı sabiha hanım.
işte bu yüzden, sırf bu yüzden işte, ben o elif bebeğe bi soğuk, bi uzağım. sevemeyeceğim, biliyorum. oysa hollandada okulumdaki vitrinde onca ülkeye rağmen türkiye'den bebek yoktu, aramıştım ama bulamamıştım, çirkindi hepsi. sevebilirdim yani. vitrine gönderirdim. neyse işte.
olmayacak maalesef. bu elif projesine girip emek harcayanlarla arama sabiha tansuğ'a saygı meselesini sokmayacaktı nimet hanım. insan bari, azıcık tanır o emeği, adını anar, bi selam yollar. yok hayır. hani dersin ki, "sabiha hanıma özür borcumuzu böyle ödemiş olalım". mesela. nerde, rüyamda... sabiha hanım hiç olmamış gibi. Geleneksel Folklorik Kitre Bebek Yarışmaları denen nane de olmasa bu işe dönüp bakan yokmuş gibi. "iyi ki bakanlık var, yaşasın" diyecekmişiz gibi. nimet hanım, 1 yıl içinde sabiha hanım olabilirmiş gibi. oldurulmuşluklar, içten bir tutkuyla, kuyu kazarcasına yapılan ince işin yerini tutabilirmiş gibi.
böyle bir şeye kalkışıp sabiha tansuğ'un adını anmamak, bi de üstüne alkış ummak sadece çok ayıp.
ayna meselesi
yapabileceğinizin altında kalan şeyleri yapmak güvenli sularda yüzmekten başka bir şey değil.
hani derler ya işte limandan çık, okyanusa karış filan.. klişe benzetmeleri sevmem ama, iskeletinizin hakkını vermek için bi dalga yüzü görmesi gerek, doğruya doğru. kafa patlatmazsanız sıkıntıdan patlıyosunuz. burnumu tıkayıp boka atlamışlığım çok, ama bi daha yapamiycakmışım gibi geliyo.
öyle arkadaşlarım var ki facebook sayfalarına (bile, dahi) bakıp kendime kızmama sebep olabiliyolar. sağlıyolar ya da. yakından ya da uzaktan, iyi ki varlar. insan bi tek kendinden utanabiliyo bazen, neden nasıl, napıyosun, ne istiyosun... sorumlu ergenlerin 18 yaş civarı yapıp bitirdiği kimlik sorgulamalarını, "ben kimim" buhranlarını bu yaşıma ötelemişim galiba. ne galiba, kesin öyle. reddettiğim şeyler omzuma dokunup "pardon bakar mısınız, tanışabilir miyiz" diyo, dedi, diycek. daha da ötelerim bıraksanız. emekliliğinde aynaya bakıp "bu mudur yani" diyen mendebur teyze olurum.
kendimden mutsuzum. bi süredir böyle. hadi adını koyalım, belki en çok son 3 aydır. yine geç bi ergen olarak sistemi, ailemi, hava durumunu ve çekirdekli üzümleri suçlayabilirim, ama sanırım kendim bile inanmiycam. etrafımdakilere dert yanarken bile utanıyorum. ne hamle yaptın, sıfır. söylenme o zaman, çözüm bul. dert yandıkça insanların içi şişiyo, belki üzüyorum, ne gerek var. çok doluyum ama ben. doluyum da bi şeye mi yarıyo,bi şeye mi boşalıyo, cık. felç gibi bi hal. hamlesizlik.
ihtiyacım olan şeyi biliyorum. neleri yapsam ne olacağını da. ne olmayacağını da. sonrası- felç. durağanlık öyle içselleşen, içe işleyen bi şi ki, buz kalıbı içinde donmuşum da bi tek gözlerim hareket ediyo gibi. anlatamıyorum.
istanbulun hayatımdaki yeri ve önemi konulu şiirimi de başka bir güne saklıyorum. oysa o kadar alakalı ki. neyse işte. aslında alakasız, biliyorum. çeyrek çınar olma zamanı yaklaştıkça, beyaz tutamlarım ışıkla coştukça, senede biiirr güüüün, vicdanım aynadan bana nanik. niyetlerim, bozduklarım, gidebilirlik.
gidesim var. çok fena. yine geldi. bu yıl çok yoğun yaşiycam bunu, biliyorum. hissediyorum. "gidelim burdan" krizlerim. kendimden gitmeye çalışmıyorum hayır, kendimi de alıp gitmeye çalışıyorum aksine. kendimi götürmeye... felcime, tembelliğime, miskinliğime peh.
hani derler ya işte limandan çık, okyanusa karış filan.. klişe benzetmeleri sevmem ama, iskeletinizin hakkını vermek için bi dalga yüzü görmesi gerek, doğruya doğru. kafa patlatmazsanız sıkıntıdan patlıyosunuz. burnumu tıkayıp boka atlamışlığım çok, ama bi daha yapamiycakmışım gibi geliyo.
öyle arkadaşlarım var ki facebook sayfalarına (bile, dahi) bakıp kendime kızmama sebep olabiliyolar. sağlıyolar ya da. yakından ya da uzaktan, iyi ki varlar. insan bi tek kendinden utanabiliyo bazen, neden nasıl, napıyosun, ne istiyosun... sorumlu ergenlerin 18 yaş civarı yapıp bitirdiği kimlik sorgulamalarını, "ben kimim" buhranlarını bu yaşıma ötelemişim galiba. ne galiba, kesin öyle. reddettiğim şeyler omzuma dokunup "pardon bakar mısınız, tanışabilir miyiz" diyo, dedi, diycek. daha da ötelerim bıraksanız. emekliliğinde aynaya bakıp "bu mudur yani" diyen mendebur teyze olurum.
kendimden mutsuzum. bi süredir böyle. hadi adını koyalım, belki en çok son 3 aydır. yine geç bi ergen olarak sistemi, ailemi, hava durumunu ve çekirdekli üzümleri suçlayabilirim, ama sanırım kendim bile inanmiycam. etrafımdakilere dert yanarken bile utanıyorum. ne hamle yaptın, sıfır. söylenme o zaman, çözüm bul. dert yandıkça insanların içi şişiyo, belki üzüyorum, ne gerek var. çok doluyum ama ben. doluyum da bi şeye mi yarıyo,bi şeye mi boşalıyo, cık. felç gibi bi hal. hamlesizlik.
ihtiyacım olan şeyi biliyorum. neleri yapsam ne olacağını da. ne olmayacağını da. sonrası- felç. durağanlık öyle içselleşen, içe işleyen bi şi ki, buz kalıbı içinde donmuşum da bi tek gözlerim hareket ediyo gibi. anlatamıyorum.
istanbulun hayatımdaki yeri ve önemi konulu şiirimi de başka bir güne saklıyorum. oysa o kadar alakalı ki. neyse işte. aslında alakasız, biliyorum. çeyrek çınar olma zamanı yaklaştıkça, beyaz tutamlarım ışıkla coştukça, senede biiirr güüüün, vicdanım aynadan bana nanik. niyetlerim, bozduklarım, gidebilirlik.
gidesim var. çok fena. yine geldi. bu yıl çok yoğun yaşiycam bunu, biliyorum. hissediyorum. "gidelim burdan" krizlerim. kendimden gitmeye çalışmıyorum hayır, kendimi de alıp gitmeye çalışıyorum aksine. kendimi götürmeye... felcime, tembelliğime, miskinliğime peh.
04 Kasım 2009 Çarşamba
jella
blog aleminin bana kazandırdığı en büyük dostlardan, ilk başlarda yorum yazarken ah nasıl da on bin kere düşündüğüm, bana ilk yorumunu bıraktığında vuhuhu çektiğim, yılbaşı hediyesiyle tanıştığım, okuyanların bildiği okumayanların çok şey kaçırdığı, topuklu ayakkabılarla koşabilen kadın, jella, jelatin, veda etti. peşisıra baharlarla.
"aa sayfa tasarımı değişmiş" filan derken meğer: kepenk inmiş. yine ona yakışacak kelimelerle.
giderken arşivini de aldı gitti, çünkü sanırım günlüğünü orta yerde bırakacak kadınlardan değil o. içim buruk. hani mesela izlediğiniz dizi artık eskisi gibi değildir, ne bileyim, ekşisözlük artık eski tadı vermiyodur filan ya, o kendi blogu için böyle hissediyodu galiba. bense artık tüm blog alemi için böyle hissedicem, haberi yok. masallı kız da bi anda gitmişti. pıtır pıtır, bi anda gidişler, eve gelirken tüm yumurtaları kırmışım da haberim yokmuş gibi.
benzetmelere doyamıyosam bilin ki derdimi anlatamıyorum.

gördüğümde aklıma jelatin'i ve hatta en çok da onun kelimelerini getiren o reklamı buraya koydum. parfüm-paris-balon üçlüsü en çok ona yakıştığı için. kepenklerinin üstünde balon olmasını istediği için. ne bileyim işte. vedahabirsürüşey sebebiyle. post başlıkları sebebiyle. yapacağı yaka iğnesi sebebiyle, çok yani saymiym şimdi.
ama ama nispetimi de yapıcam, başka yerlerde sırf bana özel bi şekilde dinlerim yine onu. yine bana dizi kritiği, yine bana dedikodu, yine bana kahve. ilk okuduğum bloglardan, en çok okuduğum, arşivine döne döne daldığım, kalemine taptığım blog. jelatini okuyanlar jelatin arşivini de okur zaten. daha okumayanına rastlamadım. "arşivini okutan blog"dur, o mertebededir. özgünlük nedir, neye denir, kendi gibi olmak nedir, en bi jella. yağlamam ballamam gerekmiyor, 70 milyon adına konuşuyorum burda.
ben şimdi en sevdiğim kitabım elimden alınmış gibi, rafımdan atılmış gibi hissediyorum. hakkım var mı bilmem, kızıcam, kızamıyorum. bunu hissettirecek üç beş blog daha kaldı, bi hamle yaparlarsa diye korkuyorum.
gibi gibiyim işte. arada selam etsin, o da yeter.
blogdan sıkılırsam, tatmin etmezse, ben de giderim, biliyorum.
ama en şık vedayı kaptırmış olmanın yenilgisiyle giderim bundan sonra.
"aa sayfa tasarımı değişmiş" filan derken meğer: kepenk inmiş. yine ona yakışacak kelimelerle.
giderken arşivini de aldı gitti, çünkü sanırım günlüğünü orta yerde bırakacak kadınlardan değil o. içim buruk. hani mesela izlediğiniz dizi artık eskisi gibi değildir, ne bileyim, ekşisözlük artık eski tadı vermiyodur filan ya, o kendi blogu için böyle hissediyodu galiba. bense artık tüm blog alemi için böyle hissedicem, haberi yok. masallı kız da bi anda gitmişti. pıtır pıtır, bi anda gidişler, eve gelirken tüm yumurtaları kırmışım da haberim yokmuş gibi.
benzetmelere doyamıyosam bilin ki derdimi anlatamıyorum.

gördüğümde aklıma jelatin'i ve hatta en çok da onun kelimelerini getiren o reklamı buraya koydum. parfüm-paris-balon üçlüsü en çok ona yakıştığı için. kepenklerinin üstünde balon olmasını istediği için. ne bileyim işte. vedahabirsürüşey sebebiyle. post başlıkları sebebiyle. yapacağı yaka iğnesi sebebiyle, çok yani saymiym şimdi.
ama ama nispetimi de yapıcam, başka yerlerde sırf bana özel bi şekilde dinlerim yine onu. yine bana dizi kritiği, yine bana dedikodu, yine bana kahve. ilk okuduğum bloglardan, en çok okuduğum, arşivine döne döne daldığım, kalemine taptığım blog. jelatini okuyanlar jelatin arşivini de okur zaten. daha okumayanına rastlamadım. "arşivini okutan blog"dur, o mertebededir. özgünlük nedir, neye denir, kendi gibi olmak nedir, en bi jella. yağlamam ballamam gerekmiyor, 70 milyon adına konuşuyorum burda.
ben şimdi en sevdiğim kitabım elimden alınmış gibi, rafımdan atılmış gibi hissediyorum. hakkım var mı bilmem, kızıcam, kızamıyorum. bunu hissettirecek üç beş blog daha kaldı, bi hamle yaparlarsa diye korkuyorum.
gibi gibiyim işte. arada selam etsin, o da yeter.
blogdan sıkılırsam, tatmin etmezse, ben de giderim, biliyorum.
ama en şık vedayı kaptırmış olmanın yenilgisiyle giderim bundan sonra.
rögar çukurunda ölmek
düzenli aralıklarla, tahminen belediye seçimlerine daha çok varken, birileri açık bırakılan rögarlara düşüyor. Şanslıysa yaralı, bahtsızsa ölü çıkıyor. en bok yoluna ölüm bu: yürürken.
bu sıradan bilgiye dip not: bu ülkede sokakta sadece sağlıklı ve genç insanlar yürüyebilir. rögara düşebilecek sakat, kör ya da sadece sarhoş kişiler sokakta olmamalıdır. netekim canım ülkem, sel varsa üst kata çık, su yoksa yan köye git, yol bozuksa evde otur. vergilerini de bence ödeme, bankaya yatır, düzgün bi emekliliğin olur. "orası inşaat alanı" derseniz, şüphem var, sokakmış gayet. yine de aynı hikaye. bi işçi de düşebilirdi. rögar açıksa etrafına bant çekilir, uyarı konur. açık bırakılmaz. inşaat alanı diye olağanüstüleşmez, normalleştirilmeye çalışılır. ne bileyim.
5 yaşında çocuğum olsa, herhangi bir şekilde ölse, dünyam çökerdi. kardeşimi düşünüyorum, yok yok, kesin çökerdi. 5 yaşında bir çocuğun bok yoluna ölmesi ise o kadar sıradan ki. tabii ki annesi suçlu. çünkü artık ezberledik, altın kural: mağdur her zaman suçludur. annesi DE suçlu olmalı. onun da bi suçu olmalı illa ki. çünkü neymiş, elini sıkı tutmamış, bastığı yere bakmamış. bastığın yeri toprak diyerek geçme, rögar o! inşaat alanıysa, her şey mümkün. kelebekli eteğini, pembe hırkasını boşvermelisin anne, sen çocuğuna bakamıyosun, kabul et. ihmal ihmal, adaleti sen kozalak mı sandın, hop hemen de buluverdi, görüverdi, dillendiriverdi ihmalini.
önden eşekleri yürütürler ya mayınlı arazide, öyle bi şi gerekiyormuş işte şehirlere. istanbul, 2010 kültür başkentini geçtim ,17 milyonun kenti, rögara düşerseniz yanınızdaki suçlu.
çünkü bir anne bi an için dikkatini dağıtmamalı. çocuk el bırakıp koşmaz. annenin mesela gözü çiçeğe böceğe, kuşa buluta takılmaz. annenin görme engeli de yoktur zaten. anne düşen çocuğunun peşinden rögara niye atlamamış? di mi yani? siz vatandaşlar, bu yol bu sokak bu caddede hakkınız var mı sanıyosunuz?
bilirkişiymiş. beni bilmesinler olur mu? başıma bi şi gelirse, söyleyin, beni unutsunlar. raporlarında belirtmesinler beni. kafanıza piyano düşse solfej dersinde geyik yaptığınız için olacak. beni bilmesin o kişiler. illa ki benim suçumdur, kendilerini yormasınlar.
vatandaşlık dersimizin bi kitabı vardı, uğur mumcu vakfının hazırladığı kitap. okutmamışlardı bile, ben kendim okumuştum, inektim evet. annemin başucunda duruyor hala, inanamadım. o kitap sanırım bi vatandaşla kul arasındaki farkı anlatan tek ders kitabıydı. defneye zorla okuttuğum tek ders kitabı. ben daha o kitapta yazanlara yakın bir tek haber bile okumadım.
çok yazık bize ya. evcimen, canım hukuk hocamız, en saçma anlarda katılarak ağlardı derste. şimdi daha iyi anlıyorum.
acısından içi kıyılmış, çocuğunu çukurda kaybetmiş, başında nöbet tutup ambulansı, polisi beklerken delirmiş bir anneye "bu senin suçun" demek nasıl bir sadistliktir? baba acısından çekip vursa bu kadını, olmayacak şey mi, bilirkişiler ne diyecek, "ay bu kadarını bilemedik" mi?
bu sıradan bilgiye dip not: bu ülkede sokakta sadece sağlıklı ve genç insanlar yürüyebilir. rögara düşebilecek sakat, kör ya da sadece sarhoş kişiler sokakta olmamalıdır. netekim canım ülkem, sel varsa üst kata çık, su yoksa yan köye git, yol bozuksa evde otur. vergilerini de bence ödeme, bankaya yatır, düzgün bi emekliliğin olur. "orası inşaat alanı" derseniz, şüphem var, sokakmış gayet. yine de aynı hikaye. bi işçi de düşebilirdi. rögar açıksa etrafına bant çekilir, uyarı konur. açık bırakılmaz. inşaat alanı diye olağanüstüleşmez, normalleştirilmeye çalışılır. ne bileyim.
5 yaşında çocuğum olsa, herhangi bir şekilde ölse, dünyam çökerdi. kardeşimi düşünüyorum, yok yok, kesin çökerdi. 5 yaşında bir çocuğun bok yoluna ölmesi ise o kadar sıradan ki. tabii ki annesi suçlu. çünkü artık ezberledik, altın kural: mağdur her zaman suçludur. annesi DE suçlu olmalı. onun da bi suçu olmalı illa ki. çünkü neymiş, elini sıkı tutmamış, bastığı yere bakmamış. bastığın yeri toprak diyerek geçme, rögar o! inşaat alanıysa, her şey mümkün. kelebekli eteğini, pembe hırkasını boşvermelisin anne, sen çocuğuna bakamıyosun, kabul et. ihmal ihmal, adaleti sen kozalak mı sandın, hop hemen de buluverdi, görüverdi, dillendiriverdi ihmalini.
önden eşekleri yürütürler ya mayınlı arazide, öyle bi şi gerekiyormuş işte şehirlere. istanbul, 2010 kültür başkentini geçtim ,17 milyonun kenti, rögara düşerseniz yanınızdaki suçlu.
çünkü bir anne bi an için dikkatini dağıtmamalı. çocuk el bırakıp koşmaz. annenin mesela gözü çiçeğe böceğe, kuşa buluta takılmaz. annenin görme engeli de yoktur zaten. anne düşen çocuğunun peşinden rögara niye atlamamış? di mi yani? siz vatandaşlar, bu yol bu sokak bu caddede hakkınız var mı sanıyosunuz?
bilirkişiymiş. beni bilmesinler olur mu? başıma bi şi gelirse, söyleyin, beni unutsunlar. raporlarında belirtmesinler beni. kafanıza piyano düşse solfej dersinde geyik yaptığınız için olacak. beni bilmesin o kişiler. illa ki benim suçumdur, kendilerini yormasınlar.
vatandaşlık dersimizin bi kitabı vardı, uğur mumcu vakfının hazırladığı kitap. okutmamışlardı bile, ben kendim okumuştum, inektim evet. annemin başucunda duruyor hala, inanamadım. o kitap sanırım bi vatandaşla kul arasındaki farkı anlatan tek ders kitabıydı. defneye zorla okuttuğum tek ders kitabı. ben daha o kitapta yazanlara yakın bir tek haber bile okumadım.
çok yazık bize ya. evcimen, canım hukuk hocamız, en saçma anlarda katılarak ağlardı derste. şimdi daha iyi anlıyorum.
acısından içi kıyılmış, çocuğunu çukurda kaybetmiş, başında nöbet tutup ambulansı, polisi beklerken delirmiş bir anneye "bu senin suçun" demek nasıl bir sadistliktir? baba acısından çekip vursa bu kadını, olmayacak şey mi, bilirkişiler ne diyecek, "ay bu kadarını bilemedik" mi?
03 Kasım 2009 Salı
-_-
çok uzun yazdığımı hiç yorum gelmeyince anlıyorum. tembeller siziiiii.
("okudum ama diycek bi şeyim yok, öyle sıkıcıydı" demeyin, içime kapanırım)
kulağım düzeliyo.
biri var ki, evime çat kapı geldiğinde, hadi hadi hazırlan dediğinde, beni alıp götürdüğünde, komşuculuklarda mutlu oluyorum. yoksa pijamalarımı bi kere giymişken çıkarmam zor, çok zor.
komşu demişken, iki alt katımda iki kız kardeş var. onlar okula gitmeden önce kapı eşiğine oturup ayakkabı giyerken ben merdivenlerden iniyo oluyorum. öyle karşılaşıyoruz sadece. ikisi de ilkokul yaşında. küçük olan beni görünce kocaman sırıtıp paltosuna saklanıyo. günaydın diyorum "ehihiiiğğ" diyo. sonra "abla bak abla geçti" diye ablasına gösteriyo. peş peşe merdivenlerden iniyoruz. onlar servis bekliyo, ben yokuş çıkıyorum. bi kere aniden dönüp arkama baktım, yakaladım, ablasının arkasına saklandı. cilveloy.
kısa yazdım işte. hıh.
ama dip not: karadeniz sahil yolu kararı. nihayet.
("okudum ama diycek bi şeyim yok, öyle sıkıcıydı" demeyin, içime kapanırım)
kulağım düzeliyo.
biri var ki, evime çat kapı geldiğinde, hadi hadi hazırlan dediğinde, beni alıp götürdüğünde, komşuculuklarda mutlu oluyorum. yoksa pijamalarımı bi kere giymişken çıkarmam zor, çok zor.
komşu demişken, iki alt katımda iki kız kardeş var. onlar okula gitmeden önce kapı eşiğine oturup ayakkabı giyerken ben merdivenlerden iniyo oluyorum. öyle karşılaşıyoruz sadece. ikisi de ilkokul yaşında. küçük olan beni görünce kocaman sırıtıp paltosuna saklanıyo. günaydın diyorum "ehihiiiğğ" diyo. sonra "abla bak abla geçti" diye ablasına gösteriyo. peş peşe merdivenlerden iniyoruz. onlar servis bekliyo, ben yokuş çıkıyorum. bi kere aniden dönüp arkama baktım, yakaladım, ablasının arkasına saklandı. cilveloy.
kısa yazdım işte. hıh.
ama dip not: karadeniz sahil yolu kararı. nihayet.
02 Kasım 2009 Pazartesi
ıhlamur ve diğerleri
oda duvarı, izolasyon vs vs hepsi tamam. kurumuş, kokusu bile kalmamış nerdeyse. ve renk güzel. ev arkadaşım da eskiden bi fazla sarı olduğumuzu fark etmiş. o da memnun. odam sauna gibi ısınıyo, en memnun ben.
dün kışlık yüklü bavulumla odaya girdim, bütün eşyaları yerine çektim, perdemi astım, yeri süpürdüm, giysileri yerleştirdim, o hızla dolabı düzenledim, arada çay içip 3 sigara böreği bile yedim. nokta. bittim. devrilip uyudum.
national geographic'in kapağında zeytin, içinde yalıçapkınları var. daha ne diyeyim. bi de dünya haritası var tam bakamadım baskısına filan. şöyle 4-5 parçalı verseler keşke, kocaman, bi duvar kadar olsa.
Nil karaibrahimgil'in son klibi, duma dumladığı klibi, bence en eğlencelisi, kendine en yakışanı olmuş. sıcak havayla şişip kuklamsı bi şi olan balon taklidini ajda yapacak değildi ya. ben sevdim. son heceyle kafiyeleme konusunu giderek abartıyo; ama olsun. klibi sevdim işte. radyoda olsa geçerdim, tv'de durdum.
flamingoların kırmızı alg yiyemeyince hemen grileşivermesi, ne tuhaf di mi? yeni bi flamingo yuvası bulunmuş. buyrun, bu da bulanların, kuş araştırmaları derneği'nin sitesi.
ev arkadaşım meyan kökü ve bi tuhaf şeyler kaynatıp nezle karşıtı iksir hazırlıyo. grite işe yaramayabilir. cadı ayini gibi, izlemesi çok güzel. kokusu da fena değil, zevkle içtiğim bi şi. içeriği işe yarıyo mu yoksa sadece sıcak su da placebo etkisi mi yapıyo, emin değilim. ev aktar gibi zaten.
ayrıca iki kızın evinden beklenmeyecek bir alet çantamız var. siz deyin 15lik ingiliz anahtarı, ben diyeyim elektrikli matkap. dünyanın en hafif katlanabilir merdiveni, boy boy çivi, çekiç vs. ne arasanız mevcut. süs de değil, kullanımda. anneminkine benziyo. çok tuhaf şeylere ihtiyacım olduğunda o çantadan çıkabiliyo. mutlu ve gururluyum. artık duvarlar da ıhlamur, oh mis.
bu haftasonuna doğru konser dolucam. fiyu fiyu.
şu haber, tek başına, davayı dibinden takip isteği veriyor. kim ne kadar insan, namusçuluğun kadınlar için biçtiği derecelendirmeler nedir, şıkır şıkır dökülecek. hep bildiğimiz şeyleri duyucaz yine, o kadınlar ZATEN'lenecek. zaten onlar hayat kadını. zaten onlara ha bir eksik ha bir fazla, bu seferki de şirketten olsun. ama bi allahın kulu da bu suçu işlemek için polis kostümü giymenin, suçu işlemek için en iyi silah oluşunu, bunun nedenini nasılını, sorgular mı acaba? o kadınların, o kostümü gerçek sanmaların rağmen ihbarda bulunmasında bir cesaret yatıyor, maalesef. bak onlar hakkında da yasal işlem hop başlayıvermiş. bu gözükaralığı kimse fark eder mi acaba? ZATENlere RAĞMEN yaptıklarını? orda bi yerde birileri, "ah sahi" der mi bugün? ne bileyim.
bir gün sendikalar, tüm hayat kadınlarının, tüm seks işçilerinin sigortalı olması için, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, düzenli ücretsiz sağlık kontrolü hakları için yürüyecek. erkekler, en önde olacaklar. çünkü mesele emekse, haksa, sağlıksa iki memenin lafı olmamalı. kim kadın, kim erkek, kim erkek doğmuş kadın olmuş, kim olmak istiyor, hiç önemi kalmayacak. bi gün olacak, göreceksiniz. fabrika kızı romantizminin ötesini görüverecekler. ileride.
ayrıca gün gelecek efemine erkek esprisi de, canlandırması da olmayacak. bunu az buçuk yanlış bulmayı öğrenicekler. çok güzel hareketler olmayacak bunlar. anlayana. sinir oluyorum. bunun üzerine kariyer inşa edenlere hele, ah nasıl. sadece bu konuya has değil; çünkü bu bi seçimin, bi tercihin minik bir yansıması. işin özü, güçlüye sataşmak yemediği için uçlara itilenlerle uğraşmak. iki yumruğunu bel hizasında tutup kalçasını ileri geri sallayarak "siktim- sikicem- sikildi" esprisi yapmayı bi insan kaç defa komik sanabilir, komikmiş gibi satabilir? bu bence mizah değil, gülmek isteyen gülsün. kolaycılığa alkış tutamiycam. kızdım işte. neye ağladığı belli bi milletiz: ağlamamız beklenen şeylere işaret verilmiş gibi ağlıyoruz. neye güldüğümüz ama, işte işin aslını o gösteriyor. bence. bakın mesela şu bi şaka olmalıymış. hadi gülün. hepsi sırf siz gülün diye zaten.
-konudeğiştir/ açparantez-
babamın anneannesi, çocukluk komşum, bildiğim en güzel lokumluğun sahibi, uzun beyaz örgüsünü her sabah topuz yapan kadın, sonraları uzak düştüğüm kadın, ölmeden önce cenazesiyle ilgili tüm işleri ayarlayıp öyle ölmüştü. yük olmamak için. tüm mahalleyi organize etmiş 90 küsur yaşında. öldüğünde her şey o kadar tıkır tkır işlemiş ki komşular "bi kendi çukurunu kazmadığı kaldı" demiş. şaşırmamıştım duyduğumda. ne bileyim, galiba ben böyle olmasını beklerdim ondan ve hatta o kuşaktan. hani anneniz hastayken de kendi çorbasını kendi yapar ya, onun gibi. nerden aklıma geldi derseniz, arada bazı şeyler akla gelmeli, ondan.
annemler fulya için bi anma gecesi yapmışlar. fulyanın ilkokuldan beri hayatına girmiş tüm arkadaşları, fulyanın bahçesinde anılarını paylaşmış, bi de videoya çekmişler; fulyanın kanadada yaşayan kardeşi ve amerikadaki kızı için. o iki katlı binanın her katına bir kanser düştüğü zamanlarda dahi ekim ayı hasat bayramıydı. bahçedeki meyve ağaçları bikaç gün boyunca sallanır, elma, armut,ayva ne varsa toplanırdı. fulya ve alt kat komşusu çift yarışırdı: kim daha fazla çeşit yemek yapacak? yarışmayı genelde annemin arkadaşı olan o çiftin erkek tarafı kazanırdı, kanserliyken bile. pestil, reçel, kek, hummalı bir üretim. sonra, üretilen onca şey için, hasat partisi. fulyanın kocası bu kısmı severdi sanırım. şaraplar alınırdı. beyaz perde gerilir, eski bi film veya yeni slaytlar gösterilir, genelde pink floydla, dire straitsle başlayan gece yarışma galibinin müdahalesiyle ankaralı turgutla biter, annem bu absürdlüğü hafif bi sululuk olarak değerlendirir; ama yine de çok eğlenirdi.
annem dün yine bunları, o 2 arkadaşını hatırlarken ve yine en sakin haliyle anlatırken, gri ankaraya bakıp "tüm ankarayı o bahçeye sığdırırlardı sanki... çok bonkördüler, sonra gittiler. sahi o bahçedekiler nerede şimdi, niye kimse yok? mekanlar içindekilerle yaşıyor, bak o bahçe bitti ufacık kaldı." dediğinde ben eridim, ufaldım, cevapsızlıktan kalakaldım.
güzellememi düşündüm sonra, annemlerin görmediği azıcığımı. belki videonun kenarına iliştirirdim, sonra düşündüm, bana gelene kadar, kimler neler söyledi kim bilir. sustum, söylemedim anneme. bana kaldı. bi de size işte.
-kapaparantez-
neyse, sıradaki nakarat kastı yoğunlar için gelsin, yıldırım türker söylüyor: leman.
dün kışlık yüklü bavulumla odaya girdim, bütün eşyaları yerine çektim, perdemi astım, yeri süpürdüm, giysileri yerleştirdim, o hızla dolabı düzenledim, arada çay içip 3 sigara böreği bile yedim. nokta. bittim. devrilip uyudum.
national geographic'in kapağında zeytin, içinde yalıçapkınları var. daha ne diyeyim. bi de dünya haritası var tam bakamadım baskısına filan. şöyle 4-5 parçalı verseler keşke, kocaman, bi duvar kadar olsa.
Nil karaibrahimgil'in son klibi, duma dumladığı klibi, bence en eğlencelisi, kendine en yakışanı olmuş. sıcak havayla şişip kuklamsı bi şi olan balon taklidini ajda yapacak değildi ya. ben sevdim. son heceyle kafiyeleme konusunu giderek abartıyo; ama olsun. klibi sevdim işte. radyoda olsa geçerdim, tv'de durdum.
flamingoların kırmızı alg yiyemeyince hemen grileşivermesi, ne tuhaf di mi? yeni bi flamingo yuvası bulunmuş. buyrun, bu da bulanların, kuş araştırmaları derneği'nin sitesi.
ev arkadaşım meyan kökü ve bi tuhaf şeyler kaynatıp nezle karşıtı iksir hazırlıyo. grite işe yaramayabilir. cadı ayini gibi, izlemesi çok güzel. kokusu da fena değil, zevkle içtiğim bi şi. içeriği işe yarıyo mu yoksa sadece sıcak su da placebo etkisi mi yapıyo, emin değilim. ev aktar gibi zaten.
ayrıca iki kızın evinden beklenmeyecek bir alet çantamız var. siz deyin 15lik ingiliz anahtarı, ben diyeyim elektrikli matkap. dünyanın en hafif katlanabilir merdiveni, boy boy çivi, çekiç vs. ne arasanız mevcut. süs de değil, kullanımda. anneminkine benziyo. çok tuhaf şeylere ihtiyacım olduğunda o çantadan çıkabiliyo. mutlu ve gururluyum. artık duvarlar da ıhlamur, oh mis.
bu haftasonuna doğru konser dolucam. fiyu fiyu.
şu haber, tek başına, davayı dibinden takip isteği veriyor. kim ne kadar insan, namusçuluğun kadınlar için biçtiği derecelendirmeler nedir, şıkır şıkır dökülecek. hep bildiğimiz şeyleri duyucaz yine, o kadınlar ZATEN'lenecek. zaten onlar hayat kadını. zaten onlara ha bir eksik ha bir fazla, bu seferki de şirketten olsun. ama bi allahın kulu da bu suçu işlemek için polis kostümü giymenin, suçu işlemek için en iyi silah oluşunu, bunun nedenini nasılını, sorgular mı acaba? o kadınların, o kostümü gerçek sanmaların rağmen ihbarda bulunmasında bir cesaret yatıyor, maalesef. bak onlar hakkında da yasal işlem hop başlayıvermiş. bu gözükaralığı kimse fark eder mi acaba? ZATENlere RAĞMEN yaptıklarını? orda bi yerde birileri, "ah sahi" der mi bugün? ne bileyim.
bir gün sendikalar, tüm hayat kadınlarının, tüm seks işçilerinin sigortalı olması için, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, düzenli ücretsiz sağlık kontrolü hakları için yürüyecek. erkekler, en önde olacaklar. çünkü mesele emekse, haksa, sağlıksa iki memenin lafı olmamalı. kim kadın, kim erkek, kim erkek doğmuş kadın olmuş, kim olmak istiyor, hiç önemi kalmayacak. bi gün olacak, göreceksiniz. fabrika kızı romantizminin ötesini görüverecekler. ileride.
ayrıca gün gelecek efemine erkek esprisi de, canlandırması da olmayacak. bunu az buçuk yanlış bulmayı öğrenicekler. çok güzel hareketler olmayacak bunlar. anlayana. sinir oluyorum. bunun üzerine kariyer inşa edenlere hele, ah nasıl. sadece bu konuya has değil; çünkü bu bi seçimin, bi tercihin minik bir yansıması. işin özü, güçlüye sataşmak yemediği için uçlara itilenlerle uğraşmak. iki yumruğunu bel hizasında tutup kalçasını ileri geri sallayarak "siktim- sikicem- sikildi" esprisi yapmayı bi insan kaç defa komik sanabilir, komikmiş gibi satabilir? bu bence mizah değil, gülmek isteyen gülsün. kolaycılığa alkış tutamiycam. kızdım işte. neye ağladığı belli bi milletiz: ağlamamız beklenen şeylere işaret verilmiş gibi ağlıyoruz. neye güldüğümüz ama, işte işin aslını o gösteriyor. bence. bakın mesela şu bi şaka olmalıymış. hadi gülün. hepsi sırf siz gülün diye zaten.
-konudeğiştir/ açparantez-
babamın anneannesi, çocukluk komşum, bildiğim en güzel lokumluğun sahibi, uzun beyaz örgüsünü her sabah topuz yapan kadın, sonraları uzak düştüğüm kadın, ölmeden önce cenazesiyle ilgili tüm işleri ayarlayıp öyle ölmüştü. yük olmamak için. tüm mahalleyi organize etmiş 90 küsur yaşında. öldüğünde her şey o kadar tıkır tkır işlemiş ki komşular "bi kendi çukurunu kazmadığı kaldı" demiş. şaşırmamıştım duyduğumda. ne bileyim, galiba ben böyle olmasını beklerdim ondan ve hatta o kuşaktan. hani anneniz hastayken de kendi çorbasını kendi yapar ya, onun gibi. nerden aklıma geldi derseniz, arada bazı şeyler akla gelmeli, ondan.
annemler fulya için bi anma gecesi yapmışlar. fulyanın ilkokuldan beri hayatına girmiş tüm arkadaşları, fulyanın bahçesinde anılarını paylaşmış, bi de videoya çekmişler; fulyanın kanadada yaşayan kardeşi ve amerikadaki kızı için. o iki katlı binanın her katına bir kanser düştüğü zamanlarda dahi ekim ayı hasat bayramıydı. bahçedeki meyve ağaçları bikaç gün boyunca sallanır, elma, armut,ayva ne varsa toplanırdı. fulya ve alt kat komşusu çift yarışırdı: kim daha fazla çeşit yemek yapacak? yarışmayı genelde annemin arkadaşı olan o çiftin erkek tarafı kazanırdı, kanserliyken bile. pestil, reçel, kek, hummalı bir üretim. sonra, üretilen onca şey için, hasat partisi. fulyanın kocası bu kısmı severdi sanırım. şaraplar alınırdı. beyaz perde gerilir, eski bi film veya yeni slaytlar gösterilir, genelde pink floydla, dire straitsle başlayan gece yarışma galibinin müdahalesiyle ankaralı turgutla biter, annem bu absürdlüğü hafif bi sululuk olarak değerlendirir; ama yine de çok eğlenirdi.
annem dün yine bunları, o 2 arkadaşını hatırlarken ve yine en sakin haliyle anlatırken, gri ankaraya bakıp "tüm ankarayı o bahçeye sığdırırlardı sanki... çok bonkördüler, sonra gittiler. sahi o bahçedekiler nerede şimdi, niye kimse yok? mekanlar içindekilerle yaşıyor, bak o bahçe bitti ufacık kaldı." dediğinde ben eridim, ufaldım, cevapsızlıktan kalakaldım.
güzellememi düşündüm sonra, annemlerin görmediği azıcığımı. belki videonun kenarına iliştirirdim, sonra düşündüm, bana gelene kadar, kimler neler söyledi kim bilir. sustum, söylemedim anneme. bana kaldı. bi de size işte.
-kapaparantez-
neyse, sıradaki nakarat kastı yoğunlar için gelsin, yıldırım türker söylüyor: leman.
31 Ekim 2009 Cumartesi
ankaradan bildiriyorum.
ben ankaradan bildirirken illa ki doktora gidiyorum. ya da terziye. ya bana tamirat ya giysilere. 2 gündür orta kulak iltihabı kabusları görüyodum, östaki borum tıkanmış. iltihap yokmuş; ama tıkalıymış. nezle filan da değilim; böyle dipten kum çıkarmışım gibi bi his. boğazım şişmişmiş aslında (hiç farkında değilim), östakimi tıkamış. fizyolojimi çözsem alim olucam. sızım sızım. bi keyifsiz hal, ev iyi geliyo. neyse işte, kötüye bi şi olmaz, 3-4 güne geçermiş.
dün 45 tl'ye 20 adet blues CD'si alıp efes pilsen blues'un 20. yılını kutladım. konser de misler gibiydi. şimdi defnaanıma kopyalıyorum hepsini. istanbula dönünce de caanım beye kopyalıycam. konser iyi güzel, bi de sıçana dönmeseydim... öyle üşüdüm ki mumya gibi uyudum otobüste, bi bakmışım aşti. sel yarına bitsin ki geri dönebileyim. ankaraya nasıl olur da tek bir damla düşmez yahu?
dergilendim. ay başı dergi zamanıdır. dergi alırken kendimi zor tutuyorum. ntv tarih & bilim istanbula saklanıyo. özel ikili onlar.
kardeşcaazım dersaneye gidiyo. iki ayrı sistemden suyu çıkmaması için debeleniyo. insanlar bizi ikiz sandıkça "8 yaş büyüğüm!"lüyorum. bazen o benim ablammış, olabilirmiş gibi. özellikle elimden tutup bi yerlere götürdüğünde, ankara gezdirdiğinde. ben ankaradan uzak kaldıkça. şimdi de gece dışarı çıkacak abla o mesela, biz annemle ev kuşluğu yapıcaz; çünkü çok özledim. ben lisede dışarı çıkarken o bakardı böyle, hazırlanışımı seyrederdi. hop, gitti bile. kulak ağrısı yaşlandırdı beni.
el sallayan atatürk maketi 10 kasımda ölecekmiş. aaghh diyerek. hay yarabbim ya.
sonbaharın en güzel yanı bordo yapraklar. sarı-bordo yaprakları en çok istanbulda sevsem de bana hep ankarayı hatırlatıyo. yokuş boyu en bi bordo, evden tunalıya.
dali'm eve geliyo. nihayet. acaba ev ve izolasyon nasıllar.. ayh neyse.
dün 45 tl'ye 20 adet blues CD'si alıp efes pilsen blues'un 20. yılını kutladım. konser de misler gibiydi. şimdi defnaanıma kopyalıyorum hepsini. istanbula dönünce de caanım beye kopyalıycam. konser iyi güzel, bi de sıçana dönmeseydim... öyle üşüdüm ki mumya gibi uyudum otobüste, bi bakmışım aşti. sel yarına bitsin ki geri dönebileyim. ankaraya nasıl olur da tek bir damla düşmez yahu?
dergilendim. ay başı dergi zamanıdır. dergi alırken kendimi zor tutuyorum. ntv tarih & bilim istanbula saklanıyo. özel ikili onlar.
kardeşcaazım dersaneye gidiyo. iki ayrı sistemden suyu çıkmaması için debeleniyo. insanlar bizi ikiz sandıkça "8 yaş büyüğüm!"lüyorum. bazen o benim ablammış, olabilirmiş gibi. özellikle elimden tutup bi yerlere götürdüğünde, ankara gezdirdiğinde. ben ankaradan uzak kaldıkça. şimdi de gece dışarı çıkacak abla o mesela, biz annemle ev kuşluğu yapıcaz; çünkü çok özledim. ben lisede dışarı çıkarken o bakardı böyle, hazırlanışımı seyrederdi. hop, gitti bile. kulak ağrısı yaşlandırdı beni.
el sallayan atatürk maketi 10 kasımda ölecekmiş. aaghh diyerek. hay yarabbim ya.
sonbaharın en güzel yanı bordo yapraklar. sarı-bordo yaprakları en çok istanbulda sevsem de bana hep ankarayı hatırlatıyo. yokuş boyu en bi bordo, evden tunalıya.
dali'm eve geliyo. nihayet. acaba ev ve izolasyon nasıllar.. ayh neyse.
böyle bi şi işte. mandalina yiyin, güzel.
30 Ekim 2009 Cuma
özür dileyememek
serdar bey özür dilemiş. tahminleri yanıltmayacak şekilde, özür dilerken "ben seni espriden anlayan zeki biri sanardım, ama anlamayıp üzülmüşsün, eh ben de işte efendi biri olduğum için, mil pardon" demeyi ihmal etmemiş. zeki olduğuna inanıyorum. ah monşer, zeka inanılacak bir şey değildir halbuki. ölçülen bi şi bi kere. "aptal olmadığını umuyorum" demek isteyip diyememek. laf sokmak isteyip imalanmalar. babası öğrettiği için özür dilemek. bu bile suni.
rojin de yememiş. yemez. eşkıya öyküsüymüş, kendi karısıymış. hahahah. ne güldük di mi sabah sabah? köpek-bebek örneği gibi olmadığını, hele hele irlandayla hiçbir ilgisi olmadığını biliyoruz. konunun açılımla filan ilgisi yok. konu yazamamakla ilgili ama naparsın.
hele hele lafı çevirmek için "bak bak karımla da bir örnek vereyim ihohohihoh" halleri sadece çok acıklı. alternatif olarak daha bi türk ama "şarkılarda kürt kadını" hülya avşarı seçmek, hülya avşarın "espriden anlayan zeki ve açılıma teğetliğiyle politik kadın" oltasına illa ki geleceğini bilerek seçmek... ah. aslında can havliyle ama zekice. serdar bey zaten aptal değil, biliyoruz.
bakınız ben burdan bakınca görüyorum zekayı. inançla ilgisi yok.
rojin-rana kıyasına gelince... rojin sizinle değil evlenmek, tokalaşmazdı bile sanırım.
haliyle fark var. ikisi de kadın, evet; ama insan olarak farklılar.
birinin karınız olması durumu eşitlemiyor. sadece sizin "karım benim namusum, bak rojinin namusuna laf ediyo olsam karımı cümle içinde kullanmazdım" çırpınışınızı seriveriyo ortalığa. yetmedi mi, kendi de seks kölesi olabiliyor serdar bey: zekası yetene bu bi espri.
100 kombinasyon yaratabiliriz tabii. rana serdarı kaçırmış, rana rojini kaçırmış, rojin beni kaçırmış filan. ama bunların hiçbiri ilk yazıyı nötrlemiyor. maalesef. özür dilerken kuyruğu dik tutmaya çalışmak hele.. yakışıksız işte. üslup uzantısı. "sen olduğun için değil, isimsiz bi kadındı bahsettiğim" lafı ise aslında özrü kabahatinden beter bi laf ama...
onu da sonra anlatırım.
bugünlük magazinimsi saçmalamalar kotası doldu.
rojin de yememiş. yemez. eşkıya öyküsüymüş, kendi karısıymış. hahahah. ne güldük di mi sabah sabah? köpek-bebek örneği gibi olmadığını, hele hele irlandayla hiçbir ilgisi olmadığını biliyoruz. konunun açılımla filan ilgisi yok. konu yazamamakla ilgili ama naparsın.
hele hele lafı çevirmek için "bak bak karımla da bir örnek vereyim ihohohihoh" halleri sadece çok acıklı. alternatif olarak daha bi türk ama "şarkılarda kürt kadını" hülya avşarı seçmek, hülya avşarın "espriden anlayan zeki ve açılıma teğetliğiyle politik kadın" oltasına illa ki geleceğini bilerek seçmek... ah. aslında can havliyle ama zekice. serdar bey zaten aptal değil, biliyoruz.
bakınız ben burdan bakınca görüyorum zekayı. inançla ilgisi yok.
rojin-rana kıyasına gelince... rojin sizinle değil evlenmek, tokalaşmazdı bile sanırım.
haliyle fark var. ikisi de kadın, evet; ama insan olarak farklılar.
birinin karınız olması durumu eşitlemiyor. sadece sizin "karım benim namusum, bak rojinin namusuna laf ediyo olsam karımı cümle içinde kullanmazdım" çırpınışınızı seriveriyo ortalığa. yetmedi mi, kendi de seks kölesi olabiliyor serdar bey: zekası yetene bu bi espri.
100 kombinasyon yaratabiliriz tabii. rana serdarı kaçırmış, rana rojini kaçırmış, rojin beni kaçırmış filan. ama bunların hiçbiri ilk yazıyı nötrlemiyor. maalesef. özür dilerken kuyruğu dik tutmaya çalışmak hele.. yakışıksız işte. üslup uzantısı. "sen olduğun için değil, isimsiz bi kadındı bahsettiğim" lafı ise aslında özrü kabahatinden beter bi laf ama...
onu da sonra anlatırım.
bugünlük magazinimsi saçmalamalar kotası doldu.
29 Ekim 2009 Perşembe
27 Ekim 2009 Salı
battaniye, sıcak çikolata, film
şark oyunları, filmekimindeki ikinci güzide filmimiz idi. o da buruk bi güzeldi. tokyo'dan ödülünü almış, pıtır pıtır bi sevinç. güzeldi işte. kristal olmakla ilgili bir şey.
peki ya pink elephantların vanilyasız olması ama hala pembe olması, vanilyasız pembelikle ne yapacağını bilememek?! yanarım yanarım. bunca ay bekle bekle bekle... yine de en tatlı hazinem onlar. bi de tütsümsü olabilseydim, vanilya koksaydım, oh mis olurdu. kutusu değişmiş, güzel olmuş. koku hafızası başka bi şi ama. pembe vanilya ise benim için her zaman hollanda olacak.
insan çetin altan'ı anıyo arada. elindeki kalemle bi taşla on bin kuş telef eden dörtköşelerden sıkıldım. dağa kaldırıp seks kölesi yapacakmış. karşı atak olarak "çünkü bir kadının hür iradesiyle kendisiyle birlikte olmayacağını pekala biliyor demek ki" denebilir, ama niye diyelim ki, di mi yani? kıçımız iki kanat olsa kime ne? merak etmesin rojin, bu cesaretinin sebebi kürt oluşu değil, tamamen kadın oluşu. çünkü biz birine küfretmek istediğimizde ya anasına ya bacısına ya da karısına söveriz. ne yapacaksak "kadınları"na yaparız, adama değil, ondan. ama bu adamın karısı olmak nasıl bi his, hayatınızın bi evresinde bu adamı öpmüş olmak mesela, nasıl bir anı? ister miydiniz hayatınızın bi evresinde birine bunu diyebilmiş bi adamın herhangi bir şeyi olmayı?
acı olan şu ki nükte denen bi güzide lafazanlık sanatı, bi nevi laf ebeliği, buna alet ediliyo. yani siz serdar beye gülmeyince nükteyi anlamayan gerzek oluyosunuz. ah o aslında öyle ince bir üslup ki! halbuki ben eşcinsel, sarışın, şişman, sakat veya zenci fıkralarına da gülmem. gülemem. çetin altana ama mesela, gülerim. nüktedan diye ona denir, ben öyle bilirim. inceden inceden. ne düşündüğünü geçtim, onu nasıl söylediğinden bahsediyorum. ben zaten beatles filan dinlerim. beatles'ın her konuda bi şarkısı vardır. öyle kısa ve öz bence biçok şey.
çetin altan mesela, kalkınma cılbırındaki hödüklükler kepazeliği dediğinde, bence çok şey der. sakin sakin der. mecliste linç edilmek istenmiş bir adamla "lord serdar"ı kıyaslamam yanlış, biliyorum. ne bileyim, bi kadını dağa kaldırmayı espri zannedenlerdense, bedri rahmiden bahseden bi adamı okumayı tercih ederim. bunu da normal sayıyorum. ben içimi buran sayılarca gerçeğin üstüne enseyi karartmamam gerektiğini bu adamdan duydum. niye çetin altan, misal çetin altan, ondan. her fikrinden değil; ama üsluptan canım yavrum, üsluptan. neyse.
ayrıca ben bu havaları severim; ama ofiste 5 kişiden 2si burnunu çekiyor. sağlık bakanlığına göre normal grip kalmamış, bitmiş. gripseniz illa ki domuz gribiymiş. buna göre geri kalan 3 kişi nedir, boşveriniz.
başlıktaki 3lüyü çok istiyorum şu an.
izolasyon maceralarımız ev arkadaşımla beni daha bi yakınlaştırdı, hep beraber aracıdan nefret etme yumağı olduk. son ödemeyi de yapıcaz sonra evimiz resmen bi ev olucak. ısınıcaz, sevicez. ben post-it rengi duvar krizimi aşmış olucam. mis. duvarların odamla ilişkime etkisi çok büyüktü, anlatsam kapris sanacaksınız... ki anlatmıştım. neyse.
onun dışında: bazen içimden kocaman bi enerji topu yükseliyor. bi gün, yere inmeden tutuvericem. bi şiler olacak da bekliyormuşum gibi. eğitimden yeni gelmiş güler yüzlü eczacı kızın sattığı vitamin çok güzel, işe yarıyo en azından. enerji topuyla ilgisi yok ama ben bağladım.
ankaraya gidicem müsait bir vakitte; ama istanbul bırakmıyor. hayat, masaüstü takvimimin kırmızı renkli günlerinden ibaret gibi bazen. ayda 8 gün eder. çok az be blog. arttırıcam. meli malı.
kendimi yine malzeme alışverişine vurucam yakınlarda.
aklımdan geçenle elimden çıkan da bir olabilirse ne ala.
çatalhöyük kazılarımın son 20 sayfası uzadıkça uzuyo, niyeyse bitemiyo.
evde kaldığı için de olabilir. bilemiyorum.
ayrıca çarşamba günü mutfak töreni var.
peki ya pink elephantların vanilyasız olması ama hala pembe olması, vanilyasız pembelikle ne yapacağını bilememek?! yanarım yanarım. bunca ay bekle bekle bekle... yine de en tatlı hazinem onlar. bi de tütsümsü olabilseydim, vanilya koksaydım, oh mis olurdu. kutusu değişmiş, güzel olmuş. koku hafızası başka bi şi ama. pembe vanilya ise benim için her zaman hollanda olacak.
insan çetin altan'ı anıyo arada. elindeki kalemle bi taşla on bin kuş telef eden dörtköşelerden sıkıldım. dağa kaldırıp seks kölesi yapacakmış. karşı atak olarak "çünkü bir kadının hür iradesiyle kendisiyle birlikte olmayacağını pekala biliyor demek ki" denebilir, ama niye diyelim ki, di mi yani? kıçımız iki kanat olsa kime ne? merak etmesin rojin, bu cesaretinin sebebi kürt oluşu değil, tamamen kadın oluşu. çünkü biz birine küfretmek istediğimizde ya anasına ya bacısına ya da karısına söveriz. ne yapacaksak "kadınları"na yaparız, adama değil, ondan. ama bu adamın karısı olmak nasıl bi his, hayatınızın bi evresinde bu adamı öpmüş olmak mesela, nasıl bir anı? ister miydiniz hayatınızın bi evresinde birine bunu diyebilmiş bi adamın herhangi bir şeyi olmayı?
acı olan şu ki nükte denen bi güzide lafazanlık sanatı, bi nevi laf ebeliği, buna alet ediliyo. yani siz serdar beye gülmeyince nükteyi anlamayan gerzek oluyosunuz. ah o aslında öyle ince bir üslup ki! halbuki ben eşcinsel, sarışın, şişman, sakat veya zenci fıkralarına da gülmem. gülemem. çetin altana ama mesela, gülerim. nüktedan diye ona denir, ben öyle bilirim. inceden inceden. ne düşündüğünü geçtim, onu nasıl söylediğinden bahsediyorum. ben zaten beatles filan dinlerim. beatles'ın her konuda bi şarkısı vardır. öyle kısa ve öz bence biçok şey.
çetin altan mesela, kalkınma cılbırındaki hödüklükler kepazeliği dediğinde, bence çok şey der. sakin sakin der. mecliste linç edilmek istenmiş bir adamla "lord serdar"ı kıyaslamam yanlış, biliyorum. ne bileyim, bi kadını dağa kaldırmayı espri zannedenlerdense, bedri rahmiden bahseden bi adamı okumayı tercih ederim. bunu da normal sayıyorum. ben içimi buran sayılarca gerçeğin üstüne enseyi karartmamam gerektiğini bu adamdan duydum. niye çetin altan, misal çetin altan, ondan. her fikrinden değil; ama üsluptan canım yavrum, üsluptan. neyse.
ayrıca ben bu havaları severim; ama ofiste 5 kişiden 2si burnunu çekiyor. sağlık bakanlığına göre normal grip kalmamış, bitmiş. gripseniz illa ki domuz gribiymiş. buna göre geri kalan 3 kişi nedir, boşveriniz.
başlıktaki 3lüyü çok istiyorum şu an.
izolasyon maceralarımız ev arkadaşımla beni daha bi yakınlaştırdı, hep beraber aracıdan nefret etme yumağı olduk. son ödemeyi de yapıcaz sonra evimiz resmen bi ev olucak. ısınıcaz, sevicez. ben post-it rengi duvar krizimi aşmış olucam. mis. duvarların odamla ilişkime etkisi çok büyüktü, anlatsam kapris sanacaksınız... ki anlatmıştım. neyse.
onun dışında: bazen içimden kocaman bi enerji topu yükseliyor. bi gün, yere inmeden tutuvericem. bi şiler olacak da bekliyormuşum gibi. eğitimden yeni gelmiş güler yüzlü eczacı kızın sattığı vitamin çok güzel, işe yarıyo en azından. enerji topuyla ilgisi yok ama ben bağladım.
ankaraya gidicem müsait bir vakitte; ama istanbul bırakmıyor. hayat, masaüstü takvimimin kırmızı renkli günlerinden ibaret gibi bazen. ayda 8 gün eder. çok az be blog. arttırıcam. meli malı.
kendimi yine malzeme alışverişine vurucam yakınlarda.
aklımdan geçenle elimden çıkan da bir olabilirse ne ala.
çatalhöyük kazılarımın son 20 sayfası uzadıkça uzuyo, niyeyse bitemiyo.
evde kaldığı için de olabilir. bilemiyorum.
ayrıca çarşamba günü mutfak töreni var.
26 Ekim 2009 Pazartesi
kanıt ne, yenir mi?
bir kez daha mahkemelerin delillemelerine güzelleme. o kadar seviyorum ki bu listeleri.
suçunuzu kanıtlayan güzellikler. hangi suça ne kanıt, o başka soru.
hepsi birbirinden güzel; ama ben sanırım hala 8 mart kutlamalarının suç sayılmasını en bi çok seviyorum. aynı kadınlar anne olup anneler gününü kutlayınca alkışlamayın bari, ayıp oluyo.
bi diğer favorim de filistine destek meselesi. daha önce de gördük ki vanminitlerseniz bunda sorun yok, ama "dayanışma"nızı ümmetçi havadan çıkarıp "ezilen" jargonuyla sunarsanız cıs.
gerçi daha önce teflere zillere suç aleti diye el konmuştu, bu ekip daha renksiz galiba.
bu ülkenin ikiyüzlülüklerini seveyim. seviyorum da zaten.
insan bi daha bi daha uyanıyo, dinç kalıyo.
suçunuzu kanıtlayan güzellikler. hangi suça ne kanıt, o başka soru.
hepsi birbirinden güzel; ama ben sanırım hala 8 mart kutlamalarının suç sayılmasını en bi çok seviyorum. aynı kadınlar anne olup anneler gününü kutlayınca alkışlamayın bari, ayıp oluyo.
bi diğer favorim de filistine destek meselesi. daha önce de gördük ki vanminitlerseniz bunda sorun yok, ama "dayanışma"nızı ümmetçi havadan çıkarıp "ezilen" jargonuyla sunarsanız cıs.
gerçi daha önce teflere zillere suç aleti diye el konmuştu, bu ekip daha renksiz galiba.
bu ülkenin ikiyüzlülüklerini seveyim. seviyorum da zaten.
insan bi daha bi daha uyanıyo, dinç kalıyo.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


